Astral Dünya

Ruh Nereden geliyor?

Eski ve yeni ruh arasındaki asıl fark nedir? Yeni ruh nereden geliyor? Ruhların ilk kez veya tekrar doğduğunda hangi koşullarda olacağını kim kararlaştırıyor?

Eski ve yeni ruh arasındaki asıl fark yaştır. Açıktır ki eskisi yenisinden yaşlıdır. “Yeni ruh nereden geliyor?” Bu soru çok üstünkörü sorulmuş. Ruhlar bir yerden gelmez. Ruh hep var olmuştur. O, asıl özdür, yaşam gücüdür, tanrısaldır. İncilinizde “Tanrı ruhtur.” der.

Soru, “Bireyleşmiş ruh nereden geliyor?” anlamındaysa o hâlde hamilelik anında ruhun bir parçası yeryüzünde birey olmaya başlamak üzere doğar, derim.

Bir celse mensubu sordu: ” O zaman Büyük Ruhun bir parçası mıdır? ”

Evet, bu yüzden Büyük Ruha sonsuza kadar bağlanıyorsun. Bu bağdan koparılamaz, sürülemez, aforoz edilemezsin. Ne şekilde belirirse belirsin fark etmez, yaşam demek olan güce asla çözülemeyecek şekilde bağlanırsın.

Bir başka mensubun sorusu şöyleydi: “Ama bireysel yaşam bu andan önce mi başlıyor?”

Sorunu zorlaştıran kelimeler kullanıyorsun. “Hamilelik anından itibaren beliren birey daha önce var mıydı?” demek mi istiyorsun. Evet, bazen, ama şimdi yeryüzünde sergilenmeye başlayan kişilik içinde belirmez. Ruh sonsuz olduğu için sonsuzluğu kavramak uzun süre alacaktır.

Bir sonraki soru şöyleydi: “Ruh âleminde hata olmaması için reenkarnasyonu kontrol edecek bir yapı var mı?”

Tüm bu konular doğa yasasının işleyişi ile kolayca çözümlenmektedir. Doğmanız gerekip gerekmediğine siz karar verirsiniz. Daha büyük şuura sahip olduğunuz ve maddî âlemde beden kazanarak başarılabileceklerin farkına vardığınızda bu kararı verirsiniz. Bunun için bir grup varlık veya yapı gerekli değil. Bu, ruhun kendisinin kararlaştırdığı bir konu.

Her doğum ilerleme midir, yoksa sonuçta başladığımız merdivenden daha aşağıya inmek mümkün mü? Rehber şöyle cevapladı:

Tüm yaşam, özellikle ruhun yaşamı, ilerleme hâlindedir. Ben özellikle ruhsal yaşam üzerinde duruyorum çünki gerçekten önemli olan odur. Nerede kazanılırsa kazanılsın bilgiye sahip olduktan sonra o bilgiyi kendiliğinden uyguladıkça ruhsal olarak olgunlaşır ve ilerlersiniz. Mükemmelliğe ulaşmak için sonsuzluk gerekse bile ilerleme her zaman için ilerlemedir.

Reenkarnasyon üzerine sohbetlerde şüpheciler kalbi delik bebekler ve zeka özürlülerin yeryüzü yaşamında nasıl ders alabileceklerini sordular. Pek çok spiritüalist bir gün anlayacağımızı bilerek bu zor soruyu inanca bağlıyorlar. Ama bir şüpheciye cevap veremezsek şüpheci kalacaktır. Anlaşılması zor bir tartışmaya dalmadan bu soruyu cevaplandıracak en iyi yolu önerebilirmisiniz?

Şüpheciye verilecek cevap yok. Şüpheci tatmin oluncaya kadar kendisi araştırmalıdır. O zaman şüphe yok olacaktır. Biz ilâhiyihatçı değiliz. Bu puan kazandığınız bir tartışma değil. Bu, bireylerin şuurlandığı ruhsal bir süreçtir.

Şuurlandıkça yaşamın gizemlerinden bazıları anlayacaklardır. Bütün gizemleri anlayamayacaklar, çünki anla-yabilselerdi yeryüzünde olmazlardı. Yeryüzü ders aldığınız okulunuzdur. Gizemleri adım adım öğrenirsiniz, bilgi geldikçe şuurunuz gelişir.

İşte yaşamın tüm amacı budur. Tartışma, tartışmaya davet bana göre değil. Ben sadece süregelmiş ve süregeİe-cek bazı temel hakikatleri anlatabilirim. Kabul edilmezlerse üzülürüm. Benim yapabileceğim bir şey yok.

Ruhun pek çok parçaya ayrıldığını söylüyorsunuz. Sadece bir parça yeryüzüne gelebilir. Diğerleri başka kürelerde ilerliyor. Bu konuyu açabilir miyiz?

Sizin kullandığınız tüm dilleri aşan bu konu için çok zayıf semboller olan sözcükleri kullanmak zorundayız.

Sözcükler fizikle ilgilidir. Ruh ise fizikle ilgili değildir. Fizik ile ilgisi olmayanı fiziksel dille nasıl yorumlayabiliriz? Bu, sizin söz dizimi dediğiniz büyük bir sorun. Bana göre ruh sizin her birinizin içindeki sizin Tanrı, benim Büyük Ruh dediğim tanrısal parçadır. Ruhları sizin anladığınız terimlerle ölçebilmek mümkün değil. Ruh, yaşam gücüdür, dinamik olandır, yaşamsaldır, gerçek özdür, tanrısaldır.

Ruhları kişilikler ve birey olarak düşünüyorsunuz. Ben siz kimsiniz diye sorarsam, nasıl cevap vereceğinizi bilemem. İsminizi söylemeniz bana kim olduğunuzu anlatmaz. Bu, sadece size verilen isimdir. Siz, birey olarak, hüküm veren kişi olarak, düşünen kişi olarak kimsiniz? Sevgi sunan, sizin dünyanızda insan deneyiminin spektrumunu oluşturan tüm duyguları ifade edebilen kişi olarak kimsiniz? İşte bu ruhtur.

Ruh fiziksel bedeni canlandırdığı için yeryüzünde yaşıyorsunuz. Ruh geri çekildiğinde canı kalmayan fiziksel beden ölür. Bu ruhun, sizin dünyanızda adınız olduğu gibi bir adı yoktur. Tanrısal olduğu için sonsuzdur. Ve sonsuz olduğu için de sonsuz sayıda tezahür eder. Bu ruhun pek çok farklı yönü vardır. Ben çok sayıda yüzü olan bir elmas benzetmesini kullanıyorum. Bu yüzler deneyim kazanmak, elmasın mükemmelliğe doğru tekâmül etmesinde diğer yüzlere yardımcı olmak üzere sizin dünyanıza farklı zamanlarda doğabilirler.

Nadiren benzerliklere sahipseniz de bu benzerlik, onların aynı anda dünyaya doğan bir elmasın iki yüzü olmalarından dolayıdır. Bu yüzden aralarında eksiksiz bir uyum bulunur. Bir bütünün parçalarıdırlar. Bu durum bizi reenkarnasyon konusuna getiriyor. İşte elmasın tekâmül etmesine yardım edecek bilgi, gelişim ve deneyime katkıda bulunmak üzere dünyaya gelen elmas yüzleri…

Çok sayıda yüzü olan bir elmas olarak tarif ettiğiniz “grup ruhu”nu daha iyi açıklayabilir misiniz? Aile grupları mı, aynı ruhsal gelişme statüsündeki insanlar mı, aynı hedeflere sahip olanlar mı, hiçbiri değilse ne?

Soruyu soran, “aile” kelimesini, anladığınız şekliyle kelime anlamıyla, kan bağlarına veya evlilikten kaynaklanan ilişkilere sahip kişilerle sınırlı olarak kullanıyorsa aile kelimesi grup ruhları için kullanılamaz. Beden, amacına hizmet ettiğinde tamamen maddî olan dünyevî bağların devam etmesi gerekmez.

Ruhsal ilişkide, en tepede benzerliklere sahipsiniz veya daha aşağılarda akrabasınız. Fiziksel ilişkiler sonsuz prensipleri esas almayan koşullardır. Sonsuz prensipler var olmaya devam edecek olan tek şeydir. İnsanî yönlerinden bahsedilirse grup ruhları ruhsal akrabalığa sahip bireylerden oluşur. Bir elmasın yüzleri oldukları için bu ruhlar kendiliğinden birbirlerine doğru çekilirler. Yapılacak işle ilgili amaçlar için elmasın parçaları bütüne yardımcı olacak türden deneyim edinmek üzere sizin dünyanıza gelebilir ve gelmektedir.

Nostradamus ve Kehanetleri

Nostradamus olarak ünü yayılan Doktor Michel de Notredame, Amerika kıt’asının keşfinden onbir yıl sonra doğmuş, dini önder MGrtin Luther’in ölümünden yirmi yıl sonra da ölmüş. Çok uzun yaşadığını söyleyemeyiz; aına bu sürede kavuştuğu ün, kalabalık bir çevrede, isa’nınki ile boy ölçüşebilecek düzeye erişmiş.

Aiman giz araştırmacısı Max Kemmerich’e göre, Dünya tarihinin en parlak zekâlı insanlarından birisi, İtalyan A. Voldbeıı’e göre; insanlığa ışık tiît~n oncü bir karaktere sahip, Amerika’lı tarihçi Edgar Leoni için ise; bir peygamber kadar müride sahip, sırrına ulaşmak için çağdaşlarından bu-rüne kadar yüzlerce, binlerce uzman ve amatörün kafasını yorduğu ilginç bir kişi Nostradamus…

Proteston Kilisesi’nin günah çıkartmaya karşı takınacağı tavırdan, Nıcot’un Nikotin bitkisini Avrupa’ya getirmesine, 1666 yazındaki büyük Londra yangınından, demiryollarının ve lokomotifin bulunuşuna, Atom bombasının ilkin Hiroşima’ya atılacağına, Sarayevo’da I. Dünya Savaşi’nı başlatan su:kaste kadar birçok olayı yüzyıllarca önce bilebilen kişi kişi Nostradamus.

1555 yılında, Dazlak kafalı adıyla andığı KorsikalInın; Napoleon’un politika sahnesinde yükselişini, Lenin’in yoldaşlarının Petersburg’dakı Kışlık Saray’a saldırısını, Franco’nun iç savaşını, İsrail’in kuruluşunu, Şah’ın çöküşünü, hatta Enver Sedat’ın vurulacağını bile önceden görebilmiştir. Neptün’ün 1846’da keşfedileceğini bilmek, Nost-radamus’u pek uğraştırmamış olmasa gerek; çünkü, gezegenlerin konumlarını incelemek başlıca eğlencesiydi.

Nostradamus’u izleyen kuşakların, böylesine dev bir bilgi ve tahmin yığını karşısında afallamasını doğal karşılamalıyız, tepkileri ve tahminleri doğrultusunda takındıkları tutum, elbette çeşitli olacaktı, öyle de oldu zaten: Goethe, Nostradamus’a taparcasına hayranlık duyardı; Faust’ta Doktor Notredame’ı Tanrı ile karşılaştıracak kadar ileri gitmiştir. Felsefe araştırmacısı Ernest Bloch, Nostradamus’un dediğinin tek kelimesine bile inanmazdı.

Herhalde, en değişik tutum takınan Nazi Propagandacısı Joseph Goebbels olmuştur: Önce, isviçre’li Nostradamus uzmanı Kari Ernst Krafft’ı Hitler’in geleceğine ilişkin kehanetleri ortaya çıkarması için Propaganda Bakaniığı’nda işe almış, sonra da Kraffıı Buchenvvald cehennemine yollamıştır!

OSTRADAMUS’UN 2 Temmuz 1566’da astımdan ölmesinden – tabii, bir önceki akşam öleceği gün ve anı bilmeyi başardıktan sonra – günümüze kadar, yazılarının 400’den fazla yorumu yapılmıştır. Bu sayı, tek tek yapılan yorumları da hesaba katarsak, daha da artacaktır. Yine 400 rakam:, ciddi olarak nitelendirebileceklerimizi sansasyon meraklılarının asparagas yazılarından ayırt-etme smırımızdır.

Nostradamus’u 80’li yıllarda tekrar gündeme getiren kişi, Fransız araştırmacı yazar Jean-Char-les Piegard de Gurbert oldu, ya da takma adıyla; Jean-Charles de Fontbrune. Onyedi yıllık titiz çalışama ürünü kitabı, çıkar çıkmaz ilgi topladı; iki haftada 600.000’lik rekora ulaşarak, kitap listelerini en azından kehanetler kadar etkileyici şekilde -allak bullak etti. Başarısının nedenleri; incelemedeki ince detay işçiliği, dilinin kolay anlaşılırlığı ve yorumların açık seçik yapılmış olması… On yedi yıllık bir çalışmadan da bu beklenirdi zaten…

De Fontbrune’nin özgeçmişi de, Nostradamus kadar ilgi çekicidir: Cezayir savaşında ön saflarda, her cephede savaşması. Onur Lejyonu’na se-çilmişliği, bir yüzyılı aşkın süre önce tarihe karışan Fransız monarşi düzeninin geri getirilmesi özlemiyle yaşaması, 46 yaşındaki yazarın okurlarının karıştırmaya merak duydukları yanlarıdır.

DU kitap, kimi çevrelerce İnsanlığın Felâket Başvuru Kitabı olarak da nitelendiriliyor. Şaşmamak gerek: Papa’nın, Fransa’da gül’ü sembol seçen solcu bakanların Beşinci Cumhuriyet’i kurdukları yıida, suikaste hedef seçileceğini bilmesi, kolay iş değil! Bir cümle içinde iki kehanet: Dahası var: Beşinci Cumhuriyet’e 1984 Eylül’üne kadar şans tanıyor Nostradamus ve Fontbrune. 1S99 Ağustos’unda İslâm Bir’iği’nin Üçüncü Dünya Sava-şı’na yol açacağını haber verirken de, Fontbrune’ ün rüyasına da pembe renk katıyor: Avrupa’da monarşinin yeniden güçlenmesini, Fransa’da iktidara geçerek monarşik düzeni kuracak kişi Muttu Henry başlatacaktır.

Yazar da, Nostradamus’un akıbetinden kurtulamıyor elbette: kimileri kitabı gelmiş geçmiş en iyi inceleme olarak nitelendirirken, Le Point dergisi, kitabın niteliğinden değil, kitleleri etkilemesinden söz açarak, yazısına Korku Ticareti başlığını atıyor.

Kitabın okuyucuları arasında kimler yok ki? Mitterrand! Kardinal Etchegaray! Cercle d’Etudes de Strategie Totale’den savunma uzmanı Michel Garder, kitapta yer alan yorumları, özellikle Üçüncü Dünya Savaşı’nın nedenlerini, kabul ediyorlar. Yönetmen Rinaldo Bassi öylesine etkilenmiş ki, kitabin can alıcı bölümlerini filme dönüştürmeye hazırlanıyor. Buna karşılık, Bellecour yayınları, ortalığı kızıştırıyor: kehanetleri birbirine karıştırarak yorumları karmaşıklaştıran bir Anti-Nostradamus un hazırlığı içindeler.

Asıl bombasını Paris-Match dergisi yayıncısı Daniel Filipacchi tarafından okunup, yayınlanınca patlattı. Mitterrand’ m iktidara gelişini ve gideceği tarihi böylesine kesinkes bilebilen bir tahminde bulunulduğunu gö-Yünce. Paris-Match dergisi sayfalarını Nostra-damus’a ayırdı.

Sadece Paris-Match mı? Bombanın yankısı Sovyetler Birliği’nde bile duyuldu. İzvestiya gazetesinin köşe yazarı Krivvopolovv, Paris-Match, kendine benzersiz bir makale yazarı buldu. İç ve dış politikadan, spora, savunmaya ve ekonomiye kadar her konuda kendine güveniyle kitleleri sarsan, üstelik beş kuruş da para istemeyen bir adam bu! Kapitalist basına bedava hizmet ediyor! Nasıl etmesin ki, adam 400 yıldan beri mezarında yatıyor! diyerek, olayı demirperde gerisine de duyurdu.

Nostradamus’un kişiliğine biraz daha eğilelim: 14 Aralık 1503’de St. Remy’de doğmuş. Babası, 20 duka altınını bastırıp, Musevilikten Hıristiyanlığa geçişini sağlayacak kadar uyanık bir noter. Annesinin ev kadını olduğu biliniyor. Yetişmesinde en büyük etken, anne tarafından dedesi olmuş. Kalab-riya Kontu’nun özel doktoru olan yaşlı adam, torununa Yunancayı, İbraniceyi ve Kabbala dilini öğretmiş. Bu sonuncu dil, çağdaş şifreieme tekniğinin atası olduğu için, kendine özgü gizi ile genç Notradamus’a büyük zevk vermiş. 1508’de ölen Portekizli Haham Abarbanel’in Kabbala defterleri, kendisine, yıldız gözlemlerinden kara büyüye kadar gizli tutulan sayısız konuda ışık tutmuş:
TEDE mesleğini seçen Nostraaamus, 1529’da Doktor ünvanını alarak, Garonne’de Agen’de hüküm süren veba salgınıyla savaşa girmiş. Yörede yerleşik Jules-Cesar Scaliger in Nostradamus üzerinde botanik bilimine yöneltici etkisi olduğunu biliyoruz. Nostradamus’un ilk evliliği de bu yıllara rastlıyor, bir kızı bir de oğlu oluyor.

Gezgin doktor Nostradamus, veba nereye yönelirse oraya yolunu düşürdüğü için, Bordeatıx, La Rochelle, Toulouse yöresinde grttikçe büyüyen b’rr dost çevresi ediniyor kendine. Tanrısına- imara tamdır, ama yöredeki veba salgınını Tanrı’nın insanları doğru yola yönlendirici cezası olduğu söylentisine kulak asmamaktadır.

Çağdaşı Paracelsus gibi Nostradamus da hastalığın nedeninin çevre temizliğinden kaynaklandığını farketmiştir. Tedavi için pembe hapçıklar ve bitki özlerinden yararlanmaktadır. Hepi de kendi ürünüdür.

Gezgin doktor şifa sunadıırsun, karısı ve iki çocuğu hiç ummadığı anda difteriden can verir. Olay. Nostradamus’u derinlemesine yaralamıştır. Kendi ailesini kurtaramayan hekimlikten umudunu keser, inine kapanır.

Günün birinde Agen’de gezinirken, Meryem Ana’nın heykelinin dikildiğini görüp, bunun düpedüz puta tapmak olduğunu öfkeyle karışık iddia etmesi, başının kiliseyle derde girmesine neden olacaktır. Geçmişi karıştırılınca 20 altınlık Musevilikten Hıristiyanlığa geçiş hikâyesi de ortaya çıkar ve afaroz edilmesine ramak kalır. Nostradamus bu yörede daha fazla kalamayacağını anlayıp, Venedik ve Sicilya yoluna vurur kendisini.

YARI sürgün gibi geçirdiği bu günler boyunca Nostradamus gizli bilimlere derinlemesine, günümüze ulaşamamış bir yığın belgeyi, elyazması-nı, coc’cx’i, notu elden geçirir, notlar çıkartır, karşılaştırır. Yıllar sonra Fransa’ya, Marsilya’ya döndüğünde, kendisini çağının ve çağların en büyük kâhini olarak tanıtacak bilgi birikimine kavuşmuştur artık.

Fransa’da yeni bir evlilik ve evi geçindirmek için tıp mesleğine dönüş bekler Nostradamus’u. Veba salgını eski yıkıcılığını yitirmiştir fakat, Nostradamus ile eşeği, gece gündüz vebalılarla haşır neşir olmalarına karşılık, hiç hastalanmayınca, adları kutsanmışa çıkar.

Salgın geçince, Nostradamus kendisini yüksek sosyetenin güzellik ilaçlarına adar, oldukça yüklü bir servet de yapar bu arada.

Servetini, çocukluk tutkusuna, dedesinin dizi dibinde geçirdiği günlerin gerçekleştirilmesine harcayacak kadar da gözüpektir. Çatıda bir gözlemevi, orta katta zengin bir kütüphane, bodrumda fokur fokur kaynayan damıtım ibrikleriyle laboratu-varı kısa sürede kurar. Üç kat arasında geçer ar: tık ömrü: Geç saatlere kadar, araştırır, karşılaştırır, gözler ve bazen de kendinden geçer…

İyi ki kendinden geçer, yoksa günümüze ulaşan 965 adet dörtlüğü elde edemeyebilirdi Nostradamus. Medyumların trans haline benzer durumlarda mırıldandığı, güçlü belleği sayesinde daha sonra yazıya aktardığı bu dörtlükler, ölümünden sonra Lyon’da yayınlanan ilk Nostradamus kitabını oluşturur. Beheri yüz adet dörtlük içerdiği için Yüzlükler adıyla da tanınan bu kitaplarda neler yok ki?

Nostradamus, daha o tarihlerde, Fransız ihtilâli’nin karmaşasını, Robespierre’in Maria Antoinet-te’i giyotine yollayışını. Kardinal Lefebvr’e’nin yetkilerinden arındırılınca, nasıl kiliseyi birbirine kattığını, yüzyıllar sonrasında ise Birleşik Arcp Cumhuriyeti’nin kurulmasını, Radyum’un keşfini, Kennedy’ nin. öldürüleceğini, dünya siyasasına yön verecek savaşların nasıl çıkacağını bilebiliyordu.

REENKARNASYON BİR RUHUN GÖRÜŞÜ

Bu ve öteki dünyada yaşamı etkileyen tahmini olanaksız şeyler sıralansa, reenkarnasyon muhtemelen listenin başında yer alır. Silver Birch’iin bu son derece tartışmalı konu üzerindeki görüşlerinin uzun yıllardır kendi medyomu ile tamamen ters olması kayda değerdir.

Karmanın da yeniden doğumda rol oynadığı söylenir. İnananlar karmanın, niçin bazılarının doğuştan dilenci diğerlerinin kral olduğunun, bazılarında yokken niçin bazılarının korkunç zihinsel ve bedensel özürleri bulunduğunun mantıklı tek açıklaması olduğunu iddia etmektedir. Bu görüşü paylaşmayanlar karmanın yaşamın talihsizlikleri ve talihsizleri için peşin bir bahane oluşturduğunu söylemektedir.

İşte Silver Birch ‘ün görüşleri. “Rehber varlıklar ile spiritü-alistler arasında reenkarnasyon konusunda neden böyle bir fikir ayrılığı bulunuyor? ” sorusuna karşılık, Silver Birch şu cevabı verdi :

Bazıları bildiği bazıları bilmediği için. Bu bir deneyim sorunu. Bu gerçeğin takdir edilmesi sizin ölçünüzle uzun zaman alır. İnsanlar bizim dünyamızda sizin çağlar dediğiniz süre bulunabilir ve yine de bu hakikatin farkına vara-mayabilir. Ruh âleminin derece derece olduğunu bilmelisiniz. O, herkesin eşit düzeyde bulunduğu tek düzleme sahip bir dünya değildir.

Ruhsal gelişmeye göre derecelere ayrılmıştır. Ruhsal olarak yükseldikçe reenkarnasyonun var olduğunu daha iyi fark edersiniz. Çünki reenkarnasyon olmaktadır, ama çok sıklıkla iddia edildiği gibi basit değildir.

Reenkarnasyonun gönüllü mü yoksa bir amacın gerçekleşmesi için mi olduğu sorulduğunda, rehber “Her ikisi de.” dedi.

O hâlde amacı anladığımız için tekrar doğmayı arzuluyoruz.

Evet, bunu daha kısa anlatamazdım.

Dolayısıyla, gerçekte tekrar doğmak zorunlu.

Zorunluluğu nasıl tanımladığına bağlı. Kimse size bunu emretmiyor. Ama bunu yapmak zorunda olduğunu hissediyorsan zorunluluk diyebilirsin. Kimse size, dünyanıza tekrar dönmeni emretmeyecektir. Ama ders alman, hizmet etmen, telâfi etmen gereken bir hatan, önceden yapamadığın bir iyilik olduğunu hissedecek ve bunu yapmanın kendi açından en iyisi olduğunu bildiğin için yapmayı isteyeceksin.

Bize, yeryüzünden ayrıldıktan sonra sonsuza kadar en çok sevdiğimiz kişilerle birlikte yaşayacağımız söylendi. Sevdiklerimiz yeniden doğduğunda ne olacağını açıklayabilir misiniz?

Öyle görünmesine rağmen bu bir sorun değildir, çünki siz ruhsal bir olayı fiziksel bir ölçüye göre yorumlamaya çalışıyorsunuz. Yeryüzünde sergilenen kişiliğin tüm bireyin sadece bir parçası olduğunu size pek çok defa söyledim. Ben bunu büyük bir elmasın yüzlerine benzettim.

Yüzler bir defa, diğerleri ise tekrar doğabilir. Bu olduğu zaman geçici dünyasal hücumlar olabilir ve elmasın yüzleri arasında ayrılık olur. Ancak alâka yasasının işlediği yerlerde böyle bir ayrılık olmayacaktır.

Bir okuyucu şöyle sordu: “Reenkarnasyon öğretisi, aslında çocukken ölenlere dünyevî yaşam gerçeğini öğretmek için bahsedilen sübjektif “mutlu avlaklar” cennetlerinden doğan bir karmaşa değil midir?

Soru sahibi böyle düşünmek istiyorsa elbette düşünebilir ama bu hakikati değiştirmeyecektir. Hoşlansamz da hoşlanmasanız da, kabul etseniz de etmeseniz de gerçekler gerçektir. Akıllı birey bir gerçekle veya etkileriyle karşılaştığında anlamaya çalışan bireydir. Ama size mantıklı gelmiyorsa onu reddedin. Olgunlaştıkça anlama kapasiteniz büyüyecek ve reddetmiş olduğunuz şeyin şimdi mantıklı olduğunu anlayacaksınız.

Bir celse mensubu, bir başka okurun nüfus patlaması sorusu ile ilgili olarak şöyle sordu: “Tüm bu ruhlar nereden geliyor? Dünyaya geri gelecek belirli sayıda ruh varsa bu ruhların bulunduğu bir yer olmalı. Bize çok çocuk yapmamamız söylendi. Ama insanlık çocuk yapmaya devam ettikçe ruhlar doğacaklar. Sonuç olarak tüm bu ruhlar nereden geliyor? ”

Belki bu kelimenin kullanılması doğru olmayabilir, ancak sorun yanlış anlamadan kaynaklanıyor. Dünyamzda ruh yaratamazsınız. Sizin yaptığınız, ruhların ortaya çıkması için kanal açmaktır. Ruh, yani asıl öz, sonsuzdur ve sonsuz ölçülemez. Sizin yaptığınız, ruhun doğabileceği ve birey hâline gelebileceği bir vasıta sağlamaktır.

Sizler, ruh olarak her zaman var oldunuz. Bireyleşmiş ruh olarak varlığınız hamilelik anından itibaren başladı. Sizin dünyanızda önceden yaşamış başkaları var. Onların yerine getirmeleri gereken bir görevi, telâfi etmeleri gereken bir hataları var, bir şey başarmaları gerekiyor. Onlar, kendilerine, yapmaları gereken için fırsat, sağlayacak doğru vasıtaları buluncaya kadar bekleyecekler.

Tüm insan ruhlarının yaşamın aşamalarından derece derece geçtiğini düşünürdüm.

Hayır, o, fiziksel kalıtım. Ruh hep var olmuştur.

Katı madde eğer çoğunlukla boş mekânsa neden katıdır?

Dönen bir uçak pervanesini düşünün. Elektronik flaşla baktığınızda pervanenin diskin küçük bir parçasını işgal ettiğini görürsünüz. Bir poz alırsanız bu kez de tüm diski tamamıyla işgal ediyor görünür. I. Dünya Savaşı’nda savaş pilotları makineli tüfek kurşunlarını dönen pervanelerin arasından sorunsuzca ateşleyebiliyorlardı. Ama kurşun yerine pervane bölümünden bir beyzbol topu fırlatıyor olsalardı, top ya parçalara ayrılacak ya da çarpıp geri dönecekti. Atomlardaki elektronlar da aynıdır. Hızlı bir alfa parçacığı, elektron bulutunun içinden hiçbir engelle karşılaşmamışçasma rahatlıkla geçer. Bir büyük ve yavaş atomsa yaklaştığı atoma çarparak, katı bir küreyle karşı karşıyaymışçasma geri püskürtülür.

Dirseğinizi masaya yasladığınızda sizin atomlarınızla masanın atomları karşı karşıya gelir. Her bir atomun içindeki hızla dönen elektronlar (veya elektron bulutları) diğer atomun içe girmesini engeller. Birbirlerine katı toplar gibi davranırlar. Aslında atomun tam manasıyla bir dış yüzeyi ya da kenarı olmadığı için, fizikçiler atomların birbirlerine “dokunduklarında” ne olduğundan değil, birbirlerine uyguladıkları kuvvetler üzerine konuşmayı tercih ederler. Aralarındaki uzaklık küçükse atomlar birbirini çeker, ancak daha da yakın hale geldikleri belli bir noktada birbirlerini itmeye başlarlar ve çok yakınlaştıklarında da iki atomun birbirine karışmasını engelleyecek şekilde itici güç olağanüstü büyür.

Kuantum dünyasında sıkça görüldüğü üzere, ne sonuç alacağınız hangi deneyi yaptığınıza, neyi ölçtüğünüze bağlıdır. Varsayımsal olarak eğer bir atomu diğerine doğru yuvarlarsanız, sonuç diğer atomun görünüşe göre belli büyüklükte bir katı top olduğunu açığa çıkartacak şekilde, yollanan atomun sekip dönerek uzaklaşmasıdır. (Şekil 4)

Yaşanan, bir bovvling topunu başka bir bowling topuna doğru yuvarladığınızda olanlara benzer. Maddenin katı olduğuna hükmedersiniz ve dirseğinizin masanın içine neden girip içe doğru batmadığını anlarsınız. Ama atoma bir “kurşun” (bir alfa parçacığı veya elektron cinsinden) göndermiş olsaydınız

Şimdi kuantum fiziğinin temel bir sorusuna sıçramama izin veriniz: Atomdaki elektron, parçacık mıdır yoksa dalga mıdır? Sıklıkla karşılaşılan yanıt her ikisi de olduğudur. Kendisini belli bir bölge boyunca uzanan bir olasılık dalgası içerisinde yaymış bir parçacıktır. Kendisini sınırları belli olmayan amorf bir bulut veya parçacık olarak gösterebilir, bu ona ner-den baktığınıza bağlıdır. Ben elektronun gerçekte bir parçacık olduğunu söylemeyi tercih ediyorum, çünkü bir noktada yaratılabilir, yok edilebilir veya ölçülebilir; ancak atom içerisinde hareket durumunda bulunması veya bir yerden başka bir yere dek yayınım yapmasından görüldüğü üzere, bir dalga olarak davranabilir.

Bu dalga/parçacık ikiliğinin görselleştirilmesi zordur, belki de imkânsızdır. Sağduyuyla, gündelik deneyimimize dayanarak ulaştığımız şeylerin olma biçimlerine dair beklentimizle çelişmektedir. Sağduyu bize bir şey, kuantum fiziği ise başka bir şey söyleyebilir. Bu rahatsızlık verici belki; ama şaşırtıcı olmamalıdır, çünkü sağduyumuz klasik dünyadaki deneyimimize dayanmaktadır. Kuantum dünyası hakkmdaki bilgilerimizi doğrudan duyularımız yoluyla değil, bir dizi ölçüm aleti aracılığıyla dolaylı olarak ediniriz. Kuantum dünyasının belki de sağduyuyla tutarlı olduğu açığa çıkabilirdi, ama öyle olmadığı görüldü. Bu gerçeğe alışmak zorundayız. Sarsıcı ve rahatsız edici olduğu doğru; ama aynı zamanda heyecan verici bir durum bu.

Budizm ve Bilim

Budizm ve bilim, bu son örnekte bilim en azından ilke olarak herhangi bir yazıtsal yetkiyi yadsıdığından, açıkça birbirinden ayrılmaktadır. Ancak iki araştırmacı gelenek arasında ilk iki alanda (ampirik deneyim ve muhakeme kullanımlarında) önemli bir yöntemsel kesişme vardır. Buna rağmen, günlük yaşamda üçüncü sınama yöntemini düzenli olarak ve alışkanlıkla gerçeklik üzerine kullanırız. Örneğin, doğum tarihimizi ebeveynlerimizin sözlü tanıklığı ve bir doğum belgesinin yazılı şahadetnamesine göre tanımlarız. Bilimde bile kendimiz deneyleri tekrarlamadan, deneycilerin elde ettiği ve editörlerin gözden geçirdiği dergilerde yayınlanan sonuçlarını kabul ederiz.

Bilimle olan ilişkim hiç kuşkusuz, karşılaştığım en açık fikirli insan ve en büyük entelektüellerden biri olan, dikkate değer fizikçi David Bohm ile tanıştığımda daha da arttı. Onunla ilk kez, Avrupa’ya yaptığım ikinci gezide, 1979’da İngiltere’de tanıştım ve ikimizin de kanı ânında birbirine ısındı. Gerçekten de daha sonradan Bohm’un da bir sürgün olduğunu, McCarthy dönemindeki baskılar sırasında Amerika’yı terk etmeye zorlandığını öğrendim. Hayat boyu süren ve karşılıklı entelektüel keşif içeren bir arkadaşlık kurduk. David Bohm bilhassa fizik alanında bilimsel düşüncenin en ince yanlarına yönelik anlayışımı yönlendirdi ve beni bilimsel dünya görüşünün en üst düzeyiyle yüz yüze bıraktı. Bohm ya da von VVeizsâcker gibi fizikçilerle ayrıntılı konuşmalarda söylenenleri büyük bir dikkatle dinlerken, anafikrin girift yanlarını kavrayabildiğimi hissederdim; ne yazık ki toplantı sona erdiğinde genellikle aklımda pek fazla bir şey kalmazdı! Yirmi yıl süresince Bohm ile uzun uzadıya fikir alışverişinde bulunmam, Budist sorgu yöntemlerini modern bilimde kullanılanlarla ilintilendirebilecek yollar üzerine kendi düşüncemi besledi.

Bohm’un sadece kendi profesyonel disiplininin maddi dünyasına değil, bilinç sorusu da dahil öznelliğin tüm yönlerindeki insan deneyinin tüm alanlarına karşı da olağanüstü açıklığını özellikle takdir ettim. Konuşmalarımızda nesnel bilimsel olanın dışında bilgi usullerinden anlayış ve incelemelerin değerini takdir etmeye hazır büyük bir bilimsel beynin varlığını hissediyordum.

Bohm’un örnek teşkil ettiği özel niteliklerden biri de, heyecan verici ve özde felsefi olan düşünce deneyleri yoluyla bilimsel bir sorgu yürütme yöntemiydi. Bu uygulama, basit bir anlatımla belirli bir varsayımın; normalde çürütülemez olduğu düşünülen önermeler için ne sonuçlar çıkartabileceğinin araştırılarak sınandığı hayali bir senaryo oluşturulmasını içerir. Einste-in’ın uzay ve zamanın göreceliliği üzerine çalışmasının önemli bölümü, zamanında geçerli olan fizik anlayışını sınayan böylesi düşünce deneyleri aracılığıyla yürütülmüştür. Bilinen bir örnek, kardeşlerden biri dünyada kalırken diğerinin ışık hızına yaklaşan bir uzay gemisinde yolculuk ettiği, ikizler paradoksudur. Gemideki kardeş için zaman yavaşlayacaktır. On yıl sonra dönecek olsa dünyadaki kardeşini kendisinden hatırı sayılır derecede daha çok yaşlandığını görecektir. Bu açmazın tam anlaşılması ne yazık ki benim yeteneğimin ötesine taşan karmaşık matematik denklemlerin kavranılmasını gerektirmektedir.

Bilimle olan ilişkimde Budist felsefi düşüncesiyle yakın benzerliğinden dolayı bu analiz yönteminden her zaman son derece büyük bir heyecan duydum. Bohm, Hint ruhani düşünürü Jiddu Krişnamurti ile çok zaman geçirirdi ve onunla bir seri diyaloga bile katıldı. Bohm ve ben, pek çok defalar nesnel bilimsel yöntemi meditasyon uygulamasıyla, yani aynı ölçüde ampirik olan Budist görüş açısıyla bağdaştırabilecek yollan araştırdık.

Deneysellik ve mantığın temel aşamaları Budizm ve bilimde benzer olmasına karşın iki sistem tarafından kullanılan ampirik deney ve mantık yürütme biçimlerini oluşturan unsurlarda derin farklılıklar mevcuttur. Budizm ampirik deneyden bahsederken, duyuların kanıtları kadar meditasyon hallerini de kapsayan, daha geniş bir deneysellik anlayışına sahiptir. Teknolojinin son iki yüz yılda kaydettiği gelişmelerden dolayı, bilim duyuların yetisini daha önceki çağlarda hayal bile edilemeyen ölçülere genişletebilmiştir. Bu sayede bilim adamları, hiç kuşkusuz mikroskop ve teleskop gibi güçlü aletlerin yardımıyla, hem hücreler ve karmaşık atom yapıları benzeri dikkate değer ölçüde ufak nesneleri hem de uzayın engin yapılarını inceleyebilmek için çıplak gözlerini kullanabilmektedirler. Bilim, duyuların genişleyen ufukları temelinde yargı sınırlarını insan kavrayışının erişebildiğinden daha ileriye götürebilmiştir. Artık fizikçiler kabarcık odalarında kalan izlere bakarak, nötron içindeki elementler de dahil olmak üzere, kuark ve gluonlar gibisinden atomların yapısal parçacıklarının varlığını sorgulayabilmektedirler.

Çocukken On Üçüncü Dalai Lama’ya ait teleskobu kurcalarken ampirik gözleme dayalı yargının kudretine ilişkin güçlü bir deneyim yaşadım. Tibet folklorunda Ay’daki tavşandan söz ederiz. Sanırım Avrupalılar tavşan yerine bir adam görüyorlar. Her neyse; sonbaharda bir dolunay akşamı, Ay özellikle berrak görünürken tavşanı teleskopla gözlemeye karar verdim. Şaşkınlık içinde gölgeler gibi duran bir şeyler gördüm. O denli heyecanlanmıştım ki iki öğretmenimin gelip teleskoptan bakmala-rı için ısrar ettim. Ay’daki gölgelerin varlığının, Ay’ın, Dünya’yla aynı şekilde, Güneş tarafından aydınlatılmasının kanıtı olduğunu iddia ettim. Şaşkın görünüyorlardı ama Ay’daki gölgeler algısının kuşkuya yer bırakmadığı kabul ettiler. Sonraları bir dergide Ay kraterlerinin fotoğraflarını gördüğümde aynı etkinin, kraterin içinde bir tarafta gölge olduğu ancak diğer yanda bu-

Ilınmadığının farkına vardım. Bundan yola çıkarak, aynı Dün-ya’da olduğu üzere, gölgeyi bırakan bir ışık kaynağı olması gerektiği yargısına vardım. Ay kraterlerindeki gölgelere neden olan ışık kaynağının Güneş olması gerektiğine hükmettim. Daha sonra, durumun gerçekte de öyle olduğunu keşfettiğimde çok heyecanlanmıştım.

Kesin olarak söylemek gerekirse bu mantık yürütme süreci ne salt Budizm’e ne de sadece bilime özgüdür; daha çok doğal olarak günlük yaşamda kullandığımız insan akimın basit bir etkinliğini yansıtır. Genç keşiş adaylarının bir mantık ilkesi olarak yargı yürütmeyle resmen tanışmaları, bir dağ geçidi üzerindeki duman sütununu uzaktan gördüklerinde insanın ateşin varlığına nasıl hükmedebileceğini içerir ve Tibet’te ateşin insan yerleşimine işaret ettiğini düşünmek doğaldır. İnsan, uzun bir gün boyunca yürüyüşün getirdiği susuzluğun ardından, bir fincan çay özlemi çeken bir yolcuyu kafasında rahatlıkla canlandırabilir. Yolcu, bu yargı yürütme sayesinde çay içme arzusunu yerine getirebilir. Duyular için doğrudan aşikâr olan gözlemlenen bir olgudan, saklı olan tahmin edilebilir. Bu mantık yürütme biçimi Budizm ve bilimde ortaktır.

Avrupa’ya ilk gezim sırasında, 1973’te yirminci yüzyılın büyük dehalarından bir başkasıyla, filozof Sir Kari Popper ile karşılaşma onuruna eriştim. Popper da benim gibi bir zamanlar (Nazi iktidarı sırasında doğduğu Viyana’dan) sürgün olmuş ve totalitarizmin en açık sözlü eleştirmenlerinden biri haline gelmişti. Böylece pek çok ortak noktamız olduğunu anladık. Onunla karşılaştığımda Popper, parlak gözlü ve entelektüel keskinliği engin, yetmişini aşmış, yaşlı bir adamdı. Otoriter rejimleri tartıştığımız sırada gösterdiği şevkten, gençliğinde ne denli zorlu birisi olduğunu tahmin edebiliyordum. Popper bu toplantıda, bilim ve din ilişkilerine ait sorulan araştır-maktansa daha çok büyüyen komünizm tehlikesi, totaliter siyasal sistemlerin tehlikeleri, bireysel özgürlükleri korumanın zorlukları ve açık bir toplumun sürdürülmesi konulan üzerinde durmayı tercih etti. Ancak bilimde yöntemle ilgili sorunları da tartıştık.

İngilizcem o sıralar şimdiki kadar iyi, çevirmenlerim de yetenekli değildi. Ampirik bilimin tersine, felsefe ve yöntem tartışmak daha çok beceri gerektiriyordu. Sonuç olarak David Bohm ve Cari von VVeizsâcker gibi kişiliklerle yaptığım toplantılara göre Popper ile karşılaşma fırsatından belki de daha az yararlanabildim. Ama dost olduk ve Surrey, Kenley’deki evinde çay içmeye gittiğim unutulmaz 1987 gezim de dahil; İngiltere’ye geldiğim her sefer onu yeniden gördüm. Bahçeciliğe ve çiçeklere, özellikle de orkidelere karşı özel bir sevgim vardır ve Sir Kari beni kendi hoş bahçesi ve serasında gezdirmekten büyük gurur duydu. O sıralar Popper’m bilim felsefesinde ve bilhassa da bilimsel yöntem sorusuna ilişkin ne kadar büyük bir etkisinin olduğunu keşfetmiştim.

Popper’m önde gelen katkılarından birisi bilimsel faraziyele-rin kanıt ve koşullarında tümevarım ve tümdengelim muhakemenin göreceli rollerini açığa çıkartmasında yatıyordu. Tümevarım derken deneysel olarak gözlemlenmiş bir dizi örnekten bir genelleme oluşturmayı kastediy^m?. Neden ve sonuç ilişkileri üstüne günlük bilgilerimizin çoğu tümevarımadır, örnek vermek gerekirse ateş ve duman arasındaki ilintinin tekrarlanan gözlemlerine dayanarak ateş olan yerden duman çıktığı genellemeşini yaparız. Tümdengelim genel gerçeklerin bilgisinden özel gözlemlere doğru işleyen, birincinin tersi bir süreçtir. Örneğin kişi 1995’ten sonra Avrupa’da üretilen tüm arabaların sadece kurşunsuz benzin kullandığını biliyorsa, bir arkadaşına ait arabanın 2000 yılında imal edildiğini duyduğunda kurşunsuz benzin kullanması gerektiği sonucuna varabilir. Doğal olarak bilimde bu biçimler, özellikle de tümdengelim çok daha karmaşıktır çünkü ileri matematik kullanımını gerektirir.

Rüya Hikâyeleri

Rüyalarımızı yaratırken içgüdüsel olarak görselliğin dilini kullanıyor ve kendimizi doğal bir şekilde sembollerimizi daha karmaşık kalıplara dönüştürürken buluyoruz. Bu kalıplar, dünyamızı açıklayabilmek ve kendimizi anlamak için kullandığımız birincil araçlardır ve biz bunlara “hikâye” diyoruz. Uyanık yaşantımızda bir şeyi anlamazsak, yaşanan durumdan anlamlı temalar çıkarmaya çalışır ve bu kalıpları hikâyeler olarak birbiriyle ilişkilen-diririz. Zorlu bir durum hakkında araştırma yaparken genelde, “Arka planındaki hikâye ne?” diye sorarız ve eğer gördüğümüz kalıpların birbirinden ayrıldığını ve anlamsızlaştığını hissedersek “Konudan koptum,” deriz.

Kimi zaman rüyalarımız bize fâni ve asılsız gibi görünebilir; ama dünya edebiyatının en büyük ve kalıcı çalışmaları, yazarlarının kendi bilinçaltı farkındalıklarım araştırmaları sonucu ortaya çıkmıştır. James Joyce, İrlanda’nın en yetenekli öykücülerindendi ve onun sevilen üslubu her ne kadar “bilinç akışı” olarak ifade edilse de, ona “bilinçsizlik akışı” demek daha doğru olurdu. Joyce’un en ünlü romanlarından biri olan Ulysses, Homeros’un epik şiiri Odysseia da Odysseus’un düşsel yolculuğuna dayanan, biçimsel ve efsanevi bir kalıp içerisinde bilinçdışı bir imge akışıdır. Joyce, bilinçsizlik akışını daha fazla düşsel imgesellik ve sesteşlilikle Finnegans Wa/ce(Finnegan’ın Uyanışı) romanında da sürdürdü.

Bir başka büyük öykücü, oyun yazarı ve şair, William Shakes-peare, dramlarının dokunaklı muhteşemliğine temel olarak sık sık kendi rüyalarını kullandı. Shakespeare’in tiyatro oyunlarının çoğu, rüya dramatizasyonu olarak ortaya çıktı: İlk başlarda, VI. Henry ve III. Richard gibi erken dönem hikâyelerindeki rüyaları ve kehanetleri, Macbeth’teki hançer sahnesi ve Juliet’in Romeo’ya verdiği hayat öpücüğü sahnesi takip etti. Rüyalarını temalarına temel olarak kullanan Shakespeare’in birçok oyununun düşsel sahneleri vardı; Bir Kış Masalındaki Bohemya ormanı, Prospero’nun Fırtına’dakı büyülü adası ve Bir Yaz Gecesi Rüyasının düşsel dünyası gibi.

William Shakespeare ve James Joyce, edebî devler olarak met-hedilseler de rüyalarımızda hepimiz birinci sınıf yazar ve senaristleriz. Rüyalarımız sadece bir boşluğu tarif etmekle kalmayıp aynı zamanda yaratıcı bir şekilde onun içini inşa etmek için mecazi imgelemeyi kullanan ve istem dışı yazılmış şiirler gibidir. Rüyalarımızda yarattığımız öyküler, iç yaşantımızdaki derin bir anlamı dışarıdaki uyanık yaşantımıza aktararak bizi her zaman bizim ötemizdeki bir şeye bağlamaya çalışır. Biz deneyimlerimizin parçalarını bağlayarak anlamlı kalıplar kurdukça, bilinçdışı farkındalığımız da hayatımızdaki büyük öyküleri açıkça ifade eder.

Rüya kalıplarımız gibi, uyanık yaşantımızda anlattığımız hikâyeler de bir dizi ana kalıba dayanır. En güçlü modern hikâyelerimiz, genellikle eski ve kalıcı masalların farkında olmadan yeniden anlatılmasıdır. Peter Benchley’in romanından uyarlanan Steven Spielberg’in Jaws\, 1.200 yıllık Beowulf destanına kasıtlı olmasa da olağanüstü derecede benzemektedir. Epik bir Anglosakson kahramanlık destanı olan Beowulf, su canavarı Grendel tarafından yönetilen kıyı kasabası Heorot’ta geçer. Rüya öykülerimiz, uyanık gerçekliğimizi; doğrudan, tüm sanat, psikoloji, spiritüellik ve mitolojinin temelini oluşturan büyük gerçekliğin öykülerine bağlar.

Atomun İçindeki Evren

Bilim ve Tinselliğin Kesişmesi

Bilimin kayda değer ilerlemeleri üzerine düşünerek yıllar geçirdim. Bilim ve teknolojinin kendi yaşamımın kısa süresi içerisindeki etkisi müthiş oldu. Bilime duyduğum ilgi, o zamanlar bana yabancı kalan, teknolojinin yönlendirdiği bir dünyaya karşı merakımla başlamış olsa da bir bütün olarak insanlık açısından taşıdığı devasa önemine uyanmam, hele de 1959’da sürgüne gittikten sonra, çok uzun sürmedi. Bugün insan hayatında bilim ve teknolojinin etkilerinin değmediği neredeyse hiçbir alan kalmamıştır. Yine de bilimin insan yaşamının tümündeki yeri konusunda yeterince açık mıyız? Bilim tam olarak ne yapmalı ve ne tarafından yönetilmelidir? Bu son nokta yaşamsal önem taşır çünkü bilim yönetimi bilinçli bir ahlâki itkiyle güdülmedikçe, tesirleri yarar getirmekte başarısız kalabilir. Aslına bakılırsa büyük zararlara da neden olabilirler.

Bilimin devasa önemini görmek ve güncel dünyadaki kaçınılmaz hâkimiyetini kabul etmek, ona karşı tavrımı temelden değiştirerek meraktan sıyrılıp bir çeşit ivedi işbirliğine geçmeme sebep oldu. Budizm’de en yüksek ideal, tüm duyarlı varlık-ıra karşı şefkat beslemek ve mümkün olan en geniş ölçüde onlarırı refahı için çalışmaktır. Çocukluğumun ilk yıllarından beri bu ideali yaşatmaya ve her hareketimde onu yerine getirmeye çalışmaya koşullandırıldım. Bundan ötürü bilimi anlamak istedim çünkü o bana gerçeğin doğasını anlamak üzere çıktığım kişisel araştırmada keşfedilecek yeni bir alan veriyordu. Kendi tinsel geleneğimden çıkıp gelen kavramaları iletmeyi zorunlu kılan bir hal sezdiğimden dolayı da onun hakkında bir şeyler öğrenmek istiyordum. Böylece dünyamızdaki bu kudretli güçle meşgul olma gereksinimi benim için aynı zamanda tinsel bir uyarı haline de gelmiş oldu. Can alıcı (dünyamızın refahı ve ayakta kalması açısından yaşamsal) mesele bilimin bu müthiş gelişimlerini insanlığın ve bu yeryüzünü paylaştığımız diğer duyarlı varlıkların gereksinimlerine fedakâr ve şefkatli hizmet sunan bir şeyler haline getirip getiremeyeceğimizdir.

Ahlâkın bilimde bir yeri var mıdır? Ben olduğuna inanıyorum. Her şeyden önce, bilim de başka her araç gibi iyi ya da kötü yolda kullanılabilir. Aracın hangi emele hizmet edeceğini onu elinde tutan kişinin düşünceleri belirler. İkincisi, bilimsel keşifler dünyayı kavrama biçimimizi ve onun içindeki yerimizi etkiler. Tüm bunların davranışlarımız üzerinde doğurduğu sonuçlar vardır. Örneğin dünyayı mekanik olarak algılama, doğanın sömürülmesinin genelgeçer uygulama haline geldiği, Sanayi Devrimi’ne yol açmıştır. Buna karşın ahlâkın bilimin sürdürülmesine ilişkin değil, sadece bilimin uygulanmasıyla alakalı olduğuna dair genel bir kanı mevcuttur. Bu modelde bir birey olarak bilim adamı ve genel anlamda da bilim adamları grubu, keşfettiklerinin doğuracağı sonuçlardan hiç sorumluluk duymadan, ahlâki olarak tarafsız bir konum işgal eder. Ama pek çok önemli bilimsel keşif ve bilhassa da bunların önünü açtığı teknolojik yenilik, yeni ahlaksal ve tinsel çelişkilerin çıkmasına yol açan yeni koşullar yaratır ve yeni olanaklar açar. Bilimsel girişimi ve bir birey olarak bilim adamlarını yeni bir gerçekliğin doğuşuna bulundukları katkının sorumluluğundan aklamakla yetinemeyiz.

Bilimin temel insan duygusu olan benzerlerimizle duygudaşlıktan asla ayrı tutulmayacağının güvence altına alınması belki de göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktadır. Bir insanın parmaklarının sadece avucuna bağlı olarak işlev görebilmesi gibi bilim adamları da etraflarındaki toplumla olan bağlarının farkında olmak zorundadırlar. Bilim yaşamsal önem taşır ama insanlık elinin sadece bir tek parmağıdır ve büyük potansiyeli ancak bu gerçeği sürekli aklımızda tutmaya gayret ettikçe yenilenebilir. Yoksa insanlık olması gerekenin tam tersine, sonunda kendini bilimsel ilerlemeye hizmet eder bulabilir. Bilim ve teknoloji kudretli aletlerdir ama onları en iyi şekilde nasıl kullanacağımıza biz karar vermek zorundayız. En önemlisi, bilim ve teknolojinin kullanımını yönlendiren güdüdür ki en doğru durumda yürek ve zihin onun içinde bütünleşir.

Benim için bilim her şeyden öte insanlığa maddi ve yaşayan dünyanın doğasını anlamada güçlü bir erişim sağlayan deneysel bir disiplindir. Bilim temelde bize deneysel dünya ve doğanın esas yasalarının inanılmaz ölçüde ayrıntılı bilgisini veren, deneysel verilerden anlam çıkarttığımız bir sorgu biçimidir. Bilim ölçüm, sayılandırma ve tekrarlanabilir deneylerle özneller arası doğrulamayı içeren çok belirgin bir yöntem aracılığıyla ilerler. En azından halihazırdaki paradigma çerçevesinde var olan bilimsel yöntemin doğası budur. Bu modelde değerler, yaratıcılık ve tinsellik de dahil olmak üzere insan varlığının birçok yönünün yanı sıra daha derin metafizik sorular da bilimsel inceleme sınırlarının dışında kalır.

Bilimin dışında kalan yaşam ve bilgi alanları olsa da, birçok insanın bilimsel dünya görüşünün tüm bilginin ve tüm bilinebileceğin esası olması gerektiğine ilişkin bir kanı taşıdıklarını mü-şahade ettim. Bu bilimsel maddeciliktir. Bu kavramı açıktan savunan bir düşünce ekolü tanımasam da yine de gözden geçirmekten kaçınılan bu düşünce çoğunluk tarafından peşinen doğru olarak kabul ediliyor gibi görünüyor. Bu görüş, ona tanık olanların müdahalesinden bağımsız, yansız bir dünya inancına arka çıkmaktadır. Bir deney içerisinde analiz edilen verinin önyargı, algı ve onları analize tabi tutan bilim adamının deneyiminden bağımsız olduğunu farz eder.

Bu görüşün altında son tahlilde, fizik tarafından tanımlanabildiği ve fizik yasalarınca yönetildiği kadarıyla maddenin var olan her şey olduğu varsayımı yatar. Buna uygun olarak, psikolojinin biyolojiye, biyolojinin kimyaya ve kimyanın da fiziğe indirgenebileceğim öne sürer. Buradaki endişem (her ne kadar kendi adıma paylaşmasam da) bu indirgemeci duruşa karşı itirazda bulunmaktan ziyade yaşamsal önemi olan bir noktaya dikkat çekmektir: Bu fikirler bilimsel malumat teşkil etmezler, felsefi temeline bakılırsa daha çok metafizik bir konumdurlar. Benim düşünceme göre gerçeğin tüm yönlerinin maddeye ve çeşitli parçacıklarına indirgenebileceği görüşü örgütleyici bir zekânın gerçekliği yaratıp denetlediği görüşü kadar metafizik bir görüştür.

Radikal bilimsel maddeciliğin başlıca sorunlarından biri de ortaya çıkan görüş darlığı ve bundan kaynaklanabilecek nihilizm potansiyelidir. Nihilizm, maddecilik ve indirgemecilik, kendimizi değerlendirdiğimiz biçimi zayıflatma olasılıklarından dolayı, her şeyden önce felsefi ve özellikle de insan bakış açısından sorun oluştururlar. Mesela kendimizi rasgele biyolojik yaratıklar veya bilinç ve ahlâk yetenekleriyle donatılmış özel varlıklar olarak görüp görmeyeceğimiz, kendimizi nasıl hissedeceğimiz ve diğerlerine nasıl davranacağımızı belirler. Bu görüşe göre insan olma (sanat, ahlâk, tinsellik, iyilik, güzellik ve hepsinden öte bilinç) ya tam gerçekliğin birçok boyutuna tepki veren nöronların kimyasal tepkimelerine indirgenir veya tamamen hayali olgular olarak ele alınır. Bu durumda insan varlıklarının, üreme mecburiyetinden başka bir amaçları olmayan biyolojik makineler, gelişigüzel gen bileşimlerinin sırf şansa kalmış sonuçları düzeyine indirilmeleri tehlikesi bulunmaktadır.

Yaşamın anlamı ya da iyi ve kötü gibi soruların böylesi bir dünya görüşü içine nasıl sığdırılabileceğini anlamak zordur. Sorun bilimin deneysel verilerinde değil, bu verilerin kendi başlarına yeni bir kapsamlı dünya görüşü veya dünya sorunlarını çözmede yeterli bir olanak oluşturabileceği savmdadır. İnsan varlığı ve gerçeğin kendisinde günümüz biliminin bizi eriştire-bileceğinden daha fazla olgu bulunur.

Aynı bağlamda, tinsellik de bilimin keşifleri ve kavrayışıyla yoğrulmalıdır. Eğer biz tinsel uygulamacılar olarak bilimin keşiflerini görmezden gelirsek, bu kafa yapısı yobazlığa götürebileceğinden, uygulamamız da bundan zarar görür. Budist meslektaşlarımı, kavrayışlarını Budist dünya görüşüne eklemleyebilmek için; bilimi incelemeye başlamaya teşvik etmemin nedenlerinden biri de budur.

Tarlalarını sürmek için sığırlardan yararlanan ve arpa hasat edildiğinde taneyi kabuğundan ayırmak için sığır kullanan fakir bir çiftçi ailesinde dünyaya geldim. Çocukluğumun ilk yıllarının dünyasında teknoloji olarak tanımlanabilecek belki de yegâne nesneler yerel göçebe savaşçıların olasılıkla British India’yı, Rusya veya Çin’den elde ettikleri tüfeklerdi. Altı yaşında Tibet başkenti Lhasa’da On Dördüncü Dalai Lama olarak tahta çıkarıldım ve Budizm’in tüm yönleri üzerine eğitime giriştim. Günlük okuma, yazma, temel Budist felsefesi ve yazılarla ayinlerin ezberlenmesi konularında bana ders veren özel öğretmelerim vardı. Kelime olarak “felsefe yardımcıları” anlamına gelen çok sayıda tsenşap da hizmetime verilmişti. Başlıca görevleri Budist düşünce konularında benimle tartışmaktı. Buna ek olarak uzun saatler süren dualar ve meditasyon tasavvurlarına katılıyordum. Özel öğretmenlerim dönemsel inzivaya çekiliyor ve düzenli olarak her seferinde iki saat süreyle günde dört defa meditasyon seansı yapıyordum. Bu, üst düzey bir lamanın Tibet geleneğine göre yürütülen oldukça tipik eğitimiydi. Ancak matematik, jeoloji, kimya, biyoloji veya fizik eğitimi almadım. Bunların varlığından bile haberdar değildim.

Potala Sarayı benim resmi kışlık mekânımdı. Bir dağın tüm bir yanını işgal eden kocaman bir yapıydı ve bin odası olduğu rivayet’edilirdi (şahsen ben hiç saymadım). Küçük bir çocukken, boş zamanlarımda odaların bazılarını keşfederek kendimi oyalardım. Bu hiç bitmeyen bir hazine avı gibiydi. Her türden şeyler bulunurdu, çoğunlukla da daha önceki Dalai Lamaların ve bilhassa da benden hemen önceki ardılımın eşyaları, bu odalarda saklanırdı. Sarayda olanlar arasında en çarpıcılar; on yedinci yüzyılda yaşayan ve Potala’yı genişleterek şimdiki haline getiren beşincisine kadar uzanan; önceki Dalai Lama’ların kalıntılarını içeren kutsal stupalardı. Ortalığa saçılmış bulduğum bu türlü türlü acayiplikler arasında On Üçüncü Dalai Lama’ya ait kimi mekanik nesneler vardı. En dikkate değer olanları; üç ayaklı bir payandaya takılabilen, pirinçten yapılma portatif bir teleskop ve çeşitli saat dilimlerinde zamanı gösteren, bir kaide üstüne yerleştirilmiş dönen bir küresi olan elde yapılmış mekanik bir zaman göstergesiydi. Bir de, Birinci Dünya Savaşı’nm hikâyesini anlatan bir depo dolusu İngilizce resimli kitap bulunuyordu.

On Üçüncü Dalai Lama’ya verilmiş hediyelerden bazıları dostu Sör Charles Bell’den gelmişti. Bell, Tibetçe konuşan Sık-kım’da kalan bir Britanya idari memuruydu. On Üçüncü Dalai Lama, Çin’deki son imparatorluk hükümeti ordularının işgal tehdidi üzerine 1910’da British India’ya kaçtığında, burada geçirdiği kısa süre boyunca ona ev sahipliği yapmıştı. Hindistan’daki sürgün ve bilimsel kültürü keşfetmenin, bana hemen bir önceki ardılımdan miras kalmış olması ilginçti. Çünkü daha sonradan anladığım üzere, On Üçüncü Dalai Lama için British India’da geçirdiği süre Tibet’te geniş çaplı toplumsal ve siyasal reformlar yapılması gerekliliğinin kavranmasına yol açan, ufuk açıcı bir deneyim olmuştu. Lhasa’ya geri döndüğünde telgrafı hizmete sokmuş, bir posta servisi kurdurmuş, Tibet’in ilk elektrik ışıklandırmasına enerji sağlaması için küçük bir jeneratör inşa ettirmiş ve ulusal madeni para ile kâğıt banknotların basılması için bir darphane oluşturmuştu. Modern, laik bir eğitimin de önemini takdir etmeye başlamış ve seçilmiş bir grup Tibetli çocuğu İngiltere’de rugby okulunda eğitime göndermişti. On Üçüncü Dalai Lama, ölüm yatağm-dayken; gelecekteki siyasal trajedinin büyük bölümünü öngören ve onun ardından gelen iktidarın tam anlamıyla kavramak veya kulak asmakta başarısız kaldığı, dikkate değer bir vasiyet bırakmıştı.

Kutsallık ve Ahlak

Üç Tohum

Bir çoğumuz ruhsal olmadığımızı düşünürüz ve ancak koşullar gerektirdiği zaman manevi gerçeklere yaklaşırız ve bunu biraz da şüphe ile yaparız. Belki de dinin veya manevi bazı eğitmenlerin bizi yakalamaya çalışıp, kısıtlayıp arayışımızı yönlendireceğinden kuşkulanırız. Hepimiz şüphe içindeyiz, çünkü hepimiz manevi ve içsel gerçekliklerden çok uzaklarda olduğumuzu, onların gerçekte ulaşılmaz olduğunu düşünmekteyiz.

Ben de kurumlara ve eğitmenlere şüphe duymanın uygun olacağını düşünüyorum. Ama kutsallık ve çok boyutluluk ile doğuştan var olan bağlantımıza kuşku duymanın da uygun olmadığını düşünüyorum. Hepimizin içinde var olan bir şeydir bu, sadece onu farketmemiz gerekir.

Çocukluğumuzdan beri hepimiz aşağıda belirtilen kendimize özgü, doğal duygulara sahibiz

• İçsel yaşama ve içsel kişiliğimize ait duygu

• Kutsallık duygusu

•Ahlak ve doğal adalet duygusu

Bunlar içimizde bulunan, sevilmesi ve büyütülmesi gereken tohumlardır.

Daha birer çocukken her birimiz bizi özel hissettiren gizli bir içsel duyguya sahiptik. Çevremizdeki yetişkinlerin gördüğü gibi sadece birer çocuk değil, kendi içsel ve efsanevi dünyalarımızın kahramanlarıydık. Doğal olarak aynı anda içteki ve dıştaki olmak üzere iki ayrı dünyada yaşıyor ve bu iki dünyayı deneyimlerimiz, oyun ve hayal gücümüz ile birleştiriyorduk. Bilincimiz görülen ve görülemeyen gerçeklikler içinde yaşıyordu.

Ancak büyüdükçe hayatın acı gerçekleri bazen yavaşça, bazen acımasızca ve aniden, ama kaçınılmaz bir biçimde bilincimize davetsiz bir şekilde girdi ve içsel dünyamız inzivaya çekildi. Buharlaşıp yok olmadı, ama psikolojik savunma katmanlarımızın altına gizlendi. Bu savunmalar gerçek dünyada varolabilmemiz için kendi ürünümüz olan davranışlar ve ruhsal durumlarımızdır.

Hepimiz bir zamanlar sınırsız gerçeklikler içinde yaşamış çocuklardık, ama sonra, yaşamın acı gerçekleri ile karşılaşınca, içsel evrenimizi bastırıp sindirdik. Yaşamımızın daha sonraki aşamalarında bir noktada, herhangi o-lası bir nedenden dürtülenerek, bu içsel yaşama geri dönme ihtiyacı hissetmişizdir. Bazen çocukça ve saf gözükebilecek bu içgüdü karşısında kafamız karışmış, hatta bazılarımızın utandığı bile olmuştur.

Tabii ki, yeniden o çocuk olmamız mümkün değildir. Zaman akıp geçti ve bizler de değiştik. Tekrardan uyanış aşamasında bazılarımızın deneyimlediği şaşkınlık ve u-tanç aslında basit bir hatadan kaynaklanan bir yanılsamadır. İhtiyacımız olan çocukluğumuzu geri kazanmak değil, çocukluk dönemimizin izin verdiği iç dünyamıza geçit sağlayan o bilinci yeniden elde etmektir. Bir zamanlar olduğumuz çocuklar olarak değil, şu andaki insanlar olarak – belki alayci, saldırgan ve duygusuz, belki analitik, hırslı ve sert, belki de cömert ve bilge-iç dünyamızı iyileştirmeye, canlandırmaya ihtiyacımız var. Kim olursak olalım, neye benzersek benzeyelim, yine de, ruhumuzun diğer boyutlarını tekrardan keşfetmek ve anlamak için şiddetli bir gereksinim var.

Çocukluğumuzdan bu yana bu harika içsel keşif yolculuğunu sürdüremediğimiz ve iç yaşamımıza sahip olamadığımız için pişman olmakta hiç bir fayda yok. Eğer iç dünyamızın keşfini bizler kendimiz başlatsaydık, araştırmalarımızı ne kadar akılcı yürütebilirdik ki? Kim bizlere destek ve yardımcı olacaktı? Belki de gerçekler ve kavrayacağımız şeyler üstesinden gelmek için çok derin ve a-cımasız, gereğinden fazla coşturucu veya trajik olacaktı.

Silver Birch’in Felsefesi

Silver Birch’in felsefesi hakkında anlattıklarını içeren basılı eserlerden çok yardım gören ve ilham alan bir kan kocayı selâmlarken rehber şöyle söyledi:

Hitap edildiği kişilere yardımcı olmak için yalnızca sözcüsü olmak imtiyazına sahip olduğum öğretilerin öğrenilmesi her zaman iyidir. Bu göreve ilk başladığımızda sadece bir avuçtuk. Yeryüzündeki işbirliği yapanların yardımıyla ruhun bu basit, ancak derin hakikatleri basıldı. Bu hakikatlerin giderek daha çok zihinde yer bulması ne büyük bir talih.

Sizin dünyanıza yararlı olabileceğim düşünüldüğü için, kazandıklarımdan ayrılmam istendiğinde görevin hiç kolay olmayacağı bana anlatılmasına rağmen gelmeyi kabul ettim.

Sizin karanlık, soğuk ve cazip olmayan fiziksel dünyanızda çalışmak amacıyla, evrimleşmiş varlıkların dostluğunu tattığınız aydınlık ve ihtişam kürelerini terk etmek zor, çok zor. Ancak şükürler olsun ki pek çok ülkede dostlar bulabildik. Şimdi bu destekleyici çaba sayesinde burada ve başka yerlerde kalpler ve zihinlerdeki sıcaklığı hissedebiliyoruz. Bunlar dünyaya yakın çalışırken kısa teselli anları oluyor.

Diğerlerinin söylediği gibi, onlara yardım ettiğimi anlattığınızda bu, sizin dünyevî koşullarınıza geçmiş olan varlıkları kuşatan soğuğa bir parça daha sıcaklık katıyor.

Hazirunla konuştuktan sonra Silver Birch her zaman celse mensuplarına birkaç söz söyler. Onlardan biri şunu sordu: “Nasılsınız? Galiba size kimse bu soruyu sormadı.”

Şükürler olsun ki sizin dünyanızın sorunları veya zayıflıklarından etkilenmem gerekmiyor. Aydınlık sıhhati tadıyorum. Sizin yılları saydığınız gibi yaşlanmıyorum.

Bunu kastetmemiş tim.

Ruhsal olgunluğumun artacağını umuyorum.

Hiç sorununuz yok mu?

Sadece sizin dünyanıza geri döndüğümde.

Bu fizik bedeni terk ettiğimizde, ruh âleminde, bize öğretildiği gül bahçelerinin olduğunu hiç düşünmemiştim.

Bu bence ruh âleminde nerede bulunduğuna bağlı. Güllerin de dikeni vardır.

Hiç sorununuz olmadı mı?

Oldu, ama sadece üstlendiğim görevdeyken. Bu yüzden beni buraya gönderenlere danışmak, onlardan talimat almak, raporumu vermek, varsa sizin dünyanıza tekrar geri döndüğümde yapılması gerekenleri öğrenmek için dünyanızdan ayrılıyorum. Sorunlarımız var, ancak bunlar Tanrı plânının açıklanmasıyla ilgili.

Rehber, çevrelerinde ruhun hakikatlerini yayarak işe koyulan iki celse mensubuna, “Sorununuz var mı? ” diye sordu.

“Sadece İzafî sorunlarımız var.” dediler. “Sunabileceğimiz hizmetten dolayı müteşekkiriz.”

Çok talihlisiniz. Hep bir gün çevrenizde ve yakınınızda ruhsal olarak ne bulunduğunu görebilmenizi diliyorum. Böylece üstlendiğiniz işi daha fazla yerine getirebilirdiniz.

Astral Beden Kullanan Silver Birch

Kim olduğu neden asla açıklanmadı? Rehberin bedensiz bir Kızılderilinin astral bedenini kullanmasının bir nedeni var mı? Bu sorular defalarca soruldu. İki Amerikalı, grubu ziyaret ettiği sırada Silver Birch kendilerine şunları anlattı:

Ben bir Kızılderili değilim. Bu beden yeryüzünde pek çok psişik yeteneklere sahip olduğu için, fizik bedenini terk etmiş bir Kızılderilinin astral bedenini kullanıyorum ve bu nedenle geri dönmek, bu göreve başlamak istediğimde bana bu beden sunuldu. Bir birey olarak yeryüzün-deki yaşamım ise, sizinle konuşmak için kullandığım Kızılderiliden çok daha gerilere gider.

Kızılderili, bu medyomun benim olduğu kadar, med-yomundur da. Benim gibi sizin dünyanızı yüzyıllar önce terk etmiş ve belirli bir ruhsal statüye ulaşmış kişilerin size ulaşması ve titreşimlerin tamamen farklı olduğu sizin düzeyinizle iletişim kurması mümkün değil. Sizin düzeyinizde direkt iletişim sağlayabilmek için sizin dünyanızda bir dönüştürücüye, bedeninden çıkarken titreşimlerin hızlanabileceği veya yavaşlayabileceği bir kişiye ihtiyacım vardı.

Aynı anda bana ilham veren, iletebileceğim bilgileri bildirmeme imkân sağlayan kaynak ile temasımı korumam gerekli. Size kabilelerin isimlerini, yerleri ve tarihleri vermem ispatlayıcı sayılabilecek herhangi bir şey oluşturmaz, çünki bu bilgileri çok kolayca elde edebilirim.

Bu sözler daha fazla soruya yol açtı. Yeryüzündeyken kimdi? Ne kadar zaman önce yeryüzündeydi? Silver Birch bunları cevaplandırmak istemedi ve şöyle dedi:

Kişiliklerle ilgilenmiyorum. Gerektiğinde bu medyom vasıtasıyla kendi ayrı kişiliğime ilişkin şüpheye yer vermeyecek kanıtı birkaç defa verdim.

Yeryüzünde kim olduğumu bir daha söylemeyi gerekli görmüyorum. Meşhur bir kişinin ismini verseydim bunu ispatlayabilecek bir olanak yok ve bu önemli de değil. Hakkımda bir bütün olarak, sadece söylediklerim ile, mantık, akıl ve sağduyuya seslenecek olan iddiaya ilişkin öğretmeye çalıştıklarım ile hüküm verilmesini istiyorum. Bu metotlarla sizin dünyanızın insanlarım kazanamazsam görevimi başaramıyorum demektir.

Bir Firavun olduğumu söylememin yararı olmazdı. Bu, sadece, kendime bizim dünyamızda değil ancak sizin dünyanızda önemli sayılan bir dünyevî ihtişam sağlama çabası olurdu. Bizim dünyamızda sınav, maddî varlığımız değil ancak yaşamda yaptıklarımızdır.

Biz para ya da statü değil ruhlar hakkında hüküm veririz. Bizim için ruh önemlidir. Sizin dünyanızda öncelikler yanhş. Kendi ülkenizde altm buzağıya tapınma Büyük Ruha tapınmayı aşıyor. Ezici bir çoğunlukla Tann’ya değil ihtirasa itaat ediliyor. Günümüzde sizi kuşatan tüm sıkıntıların, güçlüklerin ve çatışmalarm sorumlusu budur. Arimat-healı Yusuf veya Vaftizci Yahya olduğumu söylesem bu zerre kadar otorite kazandırır mıydı? Farz edin ki 1867’de Manitoba’da Iroquois şefi olduğumu söyledim, bunun bir yararı olur muydu?

Daha sonraki bir tarihte, “Sözcü olduğunuza göre bu bilgi nereden geliyor? ” sorusu geldi. Cevabı şöyleydi:

Sonsuz kaynaktan geliyor; saflığının ve bozulmamış güzelliğinin korunmasını sağlamak için özel görevler ile görevli sayısız varlığa akıyor. Sizin üstatlar diyebileceğiniz varlıklardan başlayarak sayısız varlık bulunuyor. Üstatlar bu tür tanımların ötesindedir. Onlar İlâhî orduda her biri görevli yüce generaller olarak kabul edilebilecek kişilerdir.

Sadece hakikatlerin sizin dünyanıza nüfuz etmesini sağlamak için değil, aynı zamanda ruhun gücünün dünyanıza artan ölçüde ulaşmasını sağlamak için son derece organize olmuşlardır. Güç, yaşamın kendisinin gücüdür. Ruh yaşam, yaşam ruhtur. Ve de derece olarak değilse de öz itibarıyla Büyük Ruha denk sayılan şeydir. Umarım açıklayabildim.

Sizin kabul etmeniz gereken şey hepimizin yönlendirildiği, tek başma bireyler olmadığımızdır. Şu anda ait olduğum küredeki gerçek ruhsal yuvam olarak adlandırabi-leceğim yerden geri dönmüş bulunuyorum. Beni gönderenler bana tavsiyeler verdiler. Yüce plân, oynadığımız roller, nereye ilerlediğimiz, nerede birleştiğimiz hakkında daha fazla bilgiler edindim.

Beni gönderenlerle damşmaya gittim. Onlar bana sağlanan ilerlemeyi öğrenmemi ve daha yapılması gereken çalışmanın yönünü bulmamı ifade etmişlerdi.

Bu iç kürelere geri döndüğümde hiyerarşiye dahil olan yüce varlıklar tarafından tasarlanan plânın mükemmelliğini daima idrak eder, muazzam organizasyonunun etkinliğine şaşırırım. Ve bu yüzden sizin dünyanız ne derece karanlık, zor ve zahmetli olsa da Büyük Ruhun kazanacağına dair inancım güçlenmiş olarak geri gelirim.

Önümde uzanan zamanda hizmet etmeye devam edebilmek için diğerleri gibi ben de tüm gücün çeşmesinde kendimi yeniledim. Plânın işleyişini gözlemlemek gibi hususları yönlendirenlerden bilgi edinmek bir bakıma memnuniyet kaynağıdır. O güç, sizin dünyanızda kalmak için bulunuyor. O, geriletilmeyecek. Geçmiş çağlarda olduğu gibi bazen var bazen yok olmayacak. Ruhun gücünün yüce tesirini sizin dünyanızda sürekli artan ölçüde hissettirmesini önleyecek hiçbir şey yok.

O hâlde kötümser olmak için bir neden yok. Bırakın yarından korkan ve ayakkabılarının içinde titreyenler kendi köşelerinde saklansınlar. Daha büyük bir ihtişamın parıltılarına sahip olma, arkamızda olanı fark etme ayrıcalığına erişenler yarının getireceklerine iyimser bakmalı.

Karakterinizdeki farklılığa karar vermek

En İyi Şekle Karar Vermek

Hiçbir sınav sizin karakterinizdeki farklılığa karar veremez. Aşağıdaki sınav size vereceğiniz cevaba bakarak kim olduğunuzu söylemez. Ama kim olduğunuzu düşünmenize ve öfkeyle savaşmanın sizin için en iyi yolunu size göstermeye yardımcı olacaktır. Bazıları ahlaki görünebilir, fakat cevabınız üzerine çok düşün-memeye çalışın. Sorulan içgüdünüze bakıp ilk izleniminize dayanarak cevaplamaya çalışın. Yanlış cevap olmadığım aklınızdan çıkarmayın.

Size dört örnek verilmiştir ama bunlar sadece buzdağının görünen ucudur. Siz bunlardan iki hatta üç tanesini tanımlayabilirsiniz. Bu ihtimalden dolayı, bu soruları ayda bir kere cevaplamanızı ve sonuçları kaydetmenizi öneriyorum. Birisine giderek daha çok yakınlaştığınızı ya da birini tamamen terk edip bir başkasına girdiğinizi görebilirsiniz.

Aşağıdaki durumları okuyun ve size en uygununu seçin.

Bir şiddet vakasına şahit oldunuz. Sert olmayan, basit bir tokat fakat açıkça tehlike yaratılıyor. Siz:

İki taraf araşma girersiniz.

Kışkırtanı bulursunuz.

Durur ve ne olacağını beklersiniz.

Kendinizi düşünürsünüz: ‘Acıtmış olmalı’.

Geç kaldığınız için patronunuz fırça atıyor. Bir kazanın yarattığı trafiğe sıkıştınız ama o sizi dinlemiyor. Siz:

Derin bir nefes alır ve sakince beklersiniz. Yorum yapmaz ve saldırmak için kendinizi tutarsınız.

Bunun zor bir iş olduğunun farkında olarak, ortada yatıştırıcı bir durum bulabilir miyim diye merak edersiniz.

Başınızı öne eğer ve bunu tekrarlamayacağınıza söz verirsiniz.

Yüzüğünüzü parmağınızda çevirir ve patronun fırçayı çabuk bitirmesini dilersiniz.

Bir yardımcı isçiyle ağız dalaşına girdiniz, hiddete kapıldı ve kontrolünü kaybederek size vurdu. Siz:

Size daha fazla zarar vermesini engellemek için doğrulup kafasını tutarsınız.

Başına ne geldi de böyle saldırgan acaba diye merak edersiniz.

Kendinizi tutar ve onu amirine şikayet edersiniz.

Siz de ona vurursunuz; kimsenin size şiddet uygulamasına izin vermezsiniz.

Bir isçinin sürekli ofis kumbarasından kahve parası aldığını görüyorsunuz. Şirkette sizden daha eski bir hanım bu. Bu defa kadın parayı alıp size bakıyor, gülüyor ve sadece ‘bir kaç kuruş sadece’ diyor. Siz:

‘Hırsız değilim ve burada durup senin parayı çalışını izlemeyeceğim’ diye bağırırsınız. Eğer bunu yaptıysanız, siz de çaldınız demektir.

Onu şikayet etseniz. Patron bile size inanmaz, toplum tarafından suçlanma riskini almak istemiyorsunuz.

Ona parayı yerine geri koymak için geç olmadığını söyler ve öyle yapmasını ona önerirsiniz.

Eğer biri sorarsa gerçeği söyleyeceğinize kedi kendinize söz vererek orayı terk edersiniz.

Bir partidesiniz ve sizin için anlamlı birinin binleriyle öpüştüğünü gördünüz. Siz:

Oraya yürür ve diğer kişiyi itersiniz.

Oraya varır ve “Ne oluyor burada?” diye sorarsınız.

Yaklaşır ve sizin onları izlediğinizi fark edene kadar onlara bakarsınız.

Hoşlandığınız kişinin yanma gider ve onu öpersiniz. Neden bütün keyfi sadece diğeri alsın?

Birisi trafikte sizi sıkıştırdı. Siz:

Tamponuna yapışır, kornaya basarsınız.

Sürücünün ne kadar g-t olduğunu düşünürsünüz.

Üzülürsünüz ama bir şey yapmazsınız.

‘Güzel bir gün geçir! Umarım kimseyi öldürmezsin!’ diye bağırırsınız.

Bir manavdasınız. Bir çocuğun ağladığım duyup döndüğünüzde annenin çocuğu dövdüğünü görüyorsunuz. Siz:

Bir yetkiliyi çağırırsınız.

Oraya varır ve kadına ne yaptığım sorarsınız.

Kadına kötü kötü bakar ve uzaklaşırsınız.

Kadından ‘hemen, şimdi!’ durmasını istersiniz.

Karakterinizdeki farklılığa karar vermek_2.jpg